14 Aralık 2009 Pazartesi

Viralplog'dan aldığım bir yazı, "birebir alıntıdır"

%4+%4. Dön de PR bültenini ört!


Ne biçim başlık ki bu?

Şöyle ki 
Seth Godin'in blogundan haberini aldığım bir comScore araştırması beni güldürdü.

ABD’de reklam tıklamalarının %85’i internet kullanıcılarının %8’lik bölümünden geliyormuş. Bu %8'i de %4'lük sık kullanıcılar ve %4'lük ortalama kullanıcılar oluşturuyor. Amerikan internet kullanıcılarının %84'ü ise internet reklamı tıklamıyor.

Benzer bir araştırma Türkiye’de yapılsa sonuçlar çok da farklı olmaz herhalde. Üç aşağı, beş yukarı... Ya da bugün %85 değil de yarın %85..

Dolayısı ile oranları aynen korursak, Türkiye'de tıklanan bir reklam alanı/linki, %85 ihtimalle ortalama her internet reklamının ulaşabileceği %8’lik bir kitleye ulaşıyor.

Diğer %92’ye ulaşmak için ekstra taktik, bunun içindeki tıklama yapmayan %84'e ulaşmak için de bildiğin pazarlama stratejisi bilmek gerekiyor.... Sürpriiiz!

Etrafta “x tıka ulaştık” diye hava atan "webci"lerin hepsi aslında aynı ve herkesin erişebileceği insanlara erişmiş durumda, bir hata yapmadıysan o x’e zaten ulaşır olman gerekiyor demek ki.

Türkiye’de MSN verilerine göre bu %85’i getiren x ne olmalı biliyor musunuz?

2 milyonun üzerinde (tahmini 2120 k)

Bir dijital kampanya zaten “vasat” olmak için bile bu erişimi sağlamalı.
Dolayısı ile Türkiye’de şimdiye kadar vasat kampanyalar bile parmakla sayılabilir durumda.... Eğer "nicelik odaklı" düşünürsek durum bu!

Ben kendi adıma, asla o x'leri başarı olarak görenlerden ve etkilenenlerden değilim, yapı itibarı ile nitelik odaklıyım. Bazen x'in onda birine erişmek çok daha yüksek karlılık sağlayabilir. Ama benim için bile burada tehlikeli bir yan var. Çok az marka dijital pazarlama başarısı için sadece ve sadece yüksek internet tüketimi olan (techno savvies) kitlesini hedefler. Ancak rakamlar bize 2 milyonu aşmadıkça zaten her şeyi tüketen bu kitle dışına ulaşmış olmayacağını, en iyi ihtimalle tıkların %15'inin sıradan insanlara ulaşacağını gösteriyor.

Dolayısı ile hepimizin oturup biraz daha farklı dijital iletişim yolları geliştirmemiz gerektiğini gösteriyor. Mesela satın alınmış medya alanları(bought media)yerine daha fazla sahip olunan (owned media) ya da kazanılan (earned/social media) üzerine araştırma yapmakta fayda var.

De mi ya...

bir fotoğraf ve umut

aşkın, nefretin, reklamcılığn, arkadaşlığın, şarkıların, yalnızlığın, egonun, annemin-babamın, küfürün, kilonun, kürdün, stresin, egonun, pişmalığın, aşkın a.q mun umudu

30 Kasım 2009 Pazartesi

Jr. Reklam Yazarı

GREY 2010



THY
Koç.Net
Kalbim
Samsung
Outlet
Greenpeace

6 Kasım 2009 Cuma

8 690520 019907

içtiğim biranın içine ipince, upuzun saçlı bir kız katıp, sarhoş olmak isterdim. o kıza ulaşamamak beni sarhoş etmeliydi.

bira dudaklarımdan, mideme doğru akarken o kızı düşünmeliydim. hayalleri, umutları kurup o kızla bir ömür yaşayıp son yudumda gerçeği anlamalıydm.

elimdeki birayı klişe bir ekşi yüz ifadesiyle çalışma masama bırakıp. olmayan bir kızı düşündüğüm için mutsuz olmalıydım.

çok çalışmam lazım çok

Daha çok yolum var. Bu klişe cümle ile daha çok yolum olduğunu anlatmak bile, söylediğim şeyi doğruluyor.

28 Şubat 2009 Cumartesi

Mezar (blog) ziyareti

Soğuk; çok soğuk. Parmakların duvara değdiğinde acımaya başlıyor. Burnun kıpkırmızı. Gözlerin kısık. Üstünde en kalını, en sıcak tutanları var. İliklerinde hissediyorsun soğu; mantığın kendisini kullanıyor bir çözüm için, sıcak bir kaçış için.

Bazı sesler var. Birileri konuşuyor, birbirine değen zincir sesleri ve tiz çınlayan bir ses var sürekli. Sadece dikkat ettiğinde seni rahatsız ediyor. Kimin konuştuğunu anlayamıyorsun, aynı gece aynaya uzun uzun baktığında çıkan akıl dışıların (“cin” her neyse o vs… ) ne olduğunu bilmemen gibi. Bir korku var. Uykuya dalmadan önce yatağın soğunu hissediyorsun, bu irite seni rahatsız etmiyor.

Soğuk diye bağırasın geliyor. Ya da kısık sesle söylenmek gibi.

(Doğu yazdıklarıma gülüyor…)

Hiçbir kelime sana bunu yaşatmıyor. Etkilenmiyor yalnızlığın. Hareketlerin bir iz gibi kalıyor bu soğukta. Bir şarkının notaları sanki. Bir >gizem<>

Donuyorum artık, düşüncelerim yazılarda donuyor. Kangren olmuş parmaklarım yazamıyor.

Kesilsin, koparılsın vücudumdan. Onlar ki bana verilen kelimelerle seni sorguladı.

(Bu blog ölümden sonraki hayat )

Çok soğuk:

Titriyorum…

Aynı ayrılıklarda olduğu gibi…

Son olarak bir mezar hayal et, soğuk; çok soğuk bir hava. Bir rüya gibi bu, mezara bakıyorsun tam göremiyorsun ama yanında bir kaç kişi daha var. Çok soğuk. Başını kaldırmaya gücün yok. Rahatsızsın burada olmaktan. Ellerin önünde birleşmiş. Mezar taşını göremiyorsun ama doğru yerdesin. Yanındakileri tanımıyorsun. Neden şimdi “buradasın” onu da bilmiyorsun. Çok soğuk toprak. Bu yazılar. Tenine batıyor okumak. Dua da edemiyorsan bana. Sadece okuyorsun. “yazdıklarımı”

(şu anda dinlemek istediğin şarkı )

(imge) sen, sen, sen, sen, sen, sen, s-en !

(interpasif-sebep) ...... ikinci bir sebep


19 Şubat 2009 Perşembe

Tüm Büşrasıyla Devam etti...

Otobüs çok kalabalıktı. Oturacak yer kalmamış, ayakta da bir sürü insan vardı. Genç erkek oturuyordu koridor tarafında. bacağını sakatlamıştı. Zor yürüyordu. Orta yaşlı kadın insanların arasından genç erkeğin koltuğunun yanına geldi. Dilsizdi. El işaretleri ile genç erkeği yer vermediği için azarlıyordu.

Genç erkek sakat olduğunu söyledi ama kadın devam etti. Bir sürü el işareti ve mimik yapıyordu. Ne demek istediğini anlayamaz hale geldim. Son durağa kadar azarladı orta yaşlı kadın. Otobüsten inince "bir insan dilsizken nasıl bu kadar çok konuşabilir" diye hayret etmiştim. Tek kelime etmeden gevezelik etmişti kadın ve gerçekten azarlamıştı genç erkeği.

Sessizliği yaratan da bozan da benim. İçimden konuşuyorum. Ama içimden konuşmama rağmen sessizlik olmuyor bazen. Bazen de konuşuyorum ama kimse duymuyor, çok önemli mi, hayır. "O" o kadar çok cümle söyletiyor ki bana. Belki de cümle kurmak içindi. Cümle kurdurması içindi. Ben bir gevezeyim. O kadın gibiyim. Her halim başka bir cümle.


"O" görsün, dinlesin diye değil. Kimse olmasa da etrafta, bir yolculukta, sınıfta, eve yürürken ya da uyumadan az önce, cümleler ard arda sıralanıyor. Ben her halimele bir gevezeyim. başkasıyla konuşurken bile aslında kendime anlatırım (fatma'ya). Bazen sesim ve bazen sessizliğim benim içim. İçimi kimse bilemez. ben de başkalarının, "o"nun içini.

"özgürlük, sınırlarının genişliğini bilmektir." diyordu bir filozof. İçim, dışım... içler, dışlar... "O" na söz söylemek kendimi dinlemekti, ona dokunmak kendi çepherime dokunmaktı aslında. "O" nun varlığını bu yüzden çok seviyordum, ona uzanıp dokunamamama rağmen.

Bir mimar gibi reklamcı ?

Büşra sessiz ki:

“Gerilim anlarını sevmiyorum aslında. Her türlü gerilim. Arada derde olma halinden bahsediyorum. Tam uzanırken birden boşluğa düşmekten bahsediyorum.İşte bu anlarda birden çıkıveriyor içimdeki çocuk ortaya. Aptal bir hayal kırıklığı yaşıyor. Aptal gibi uzandığı için. Özelikle de boşluğa düşerkenki o aptal yüz ifadesi sinir ediyor beni. Gerilim anlarında mantığım bir başka hal alıyor.

"ama neden?" Diyorum sessizce. O kadar sessiz söylüyorum ki kimse duymuyor. Uzandığım için mi yoksa boşluğa düştüğüm için mi üzülüyorum, bilemiyorum. "ama neden?" Diyorum sadece. İsyan ve çaresizliği aynı anda yaşıyorum. Bir yandan da biliyorum hayatın kendisinin bu olduğunu. Bir daha uzanacağım. Hep uzanacağım.”



------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yiğit susuyor ki :

Bir mimar olduğunuzu düşünün. Neyi kim için tasarlarsanız tasarlayın. İçinizi bir proje gibi “o’nun” yararına sunamazsınız. Sen içini tüm kalıplarından sıyrılarak, sevdiğin kişiye onu sımsıkı korumak için döksen bile. Sevdiğin kişi bunu anladığı anda; aslında anladığı şey senin dışındır. Çünkü içini kimse bilemez. Bir mimar olsan bile. Bu çıkmaz sokak sunuları, geri dönen anlayışsızlıklar. Ya da senin bile kendinle barışık olamadığın beklentilerin, sonsuz bir gerilimin varlığını yazılarına yansıtır. Bu yazılar ruhunun çıkardığı sihillerdir. En kötüsü ise bunlardan kurtulmak için, içini yakamazsın. Ruhunu bu gerilimi oluşturan o kişi esir almıştır.

[ esir alan “o” değil; senin kafanda yarattığın “o” modelidir aslında ]

Gözle görülemeyecek sessizlikler vardır. Bazıları zehirlidir, bazıları parazit bir şekilde yaşar. Zehirli sessizlikte söylenen sözler; o kadar özeldir ki. Kişiyi o an öldürebilir. Bu ölümler o kadar hızlıdır ki, ölümü bile tadamazsın. Parazit sessizlikler; söyleyemediklerindir! Onlarla yaşarsın. Bu sessizliker seni insan kılar. Hem de en kusurlusundan. Bu kusurlarınla bir kabul ararsın. Herhangi bir kabul. İşte bu sensin, seni kabul ediyorum ? Edilmesem de susucam. Bu hayatımın sessizliği kimse duymuyor. Yazılanları içinden okuyan sesini dinle, aklına gelenleri düşün. Devam ediyoruz ?

13 Şubat 2009 Cuma

Bencede evet evet hiçbir yazıya gerek yok !




Herkes kuru tutar der. Herkes söyledi bunu. Bezlerin en önemli özelliği bu değil mi ? Başka ne söyleyeceksin zaten ?

Ama işte Huggies öyle bir söylüyor ki bunu, bana şunu söylemek düşüyor :

Sadece imreniyorum !

Ben sana demiştim !





Biz bir hastaheneyiz ve hedef kitlemiz anne ve babalar. Çocuklara laf geçirmek zordur. Pardon imkansız. Siz onlara gerekli olanı söylersiniz onlar gereksiz olanı yaparlar. İnsan her şeyin ölçüsüdür, çocuklar ölçüsüzlük.

Maviler çocukarın yaptıkları, yeşiller ailenin söyledikleriymiş. Daha önce böyle bir yaklaşım görmüştüm ama açıkcası söylenenler ile yapılanlar arasındaki dengesizliği biz çözeriz yaklaşımı ile. Bu iş hoşuma gitti. Umarım sizin de hoşunuza gitmiştir.

Reklamcılığı sevdiğim zamanlar:


  • Reklamın sevdiğim tarafı: cin fikir, a-ha efekti, appeal, big idea, yaratıcı fikir vs...

Yaratıcı fikir budur dedirten bir iş. Bir porselen vazoyu anlat deseler nasıl anlatırdın ? -Güzelliğini, 300 yıllık geçmişini - Alt tarafı porselen vazo ! Basit, yaratıcı ve kesinlikle doğru. Havai fişeklerden çiçekler. Düşünmesi bile heyecanlı.

Zor olan büyük markalar ve geniş kategoriler için yapılan çalışmalar değil tam tersi bilinmeyen ve söyleyebileceğin çok şeyin olmadığı markalar için yarattığın güzel fikirlerdir.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Kayıp

Kaybedecek bir şeylerin olması seni değiştirir.

( Mesela aileni kaybedebilirsin.) Ne yazık ki beni seven bir ailem var. Seni bilmiyorum ama beni seven ailemden nefret ediyorum. Bir düşün ne yaparsan yap seni sevecekler. Obsesif bir çocukluğum onlar için. Beni sevmelerinden nefret ediyorum.


( Sevgilini kaybedebilirsin. ) Nasıl olsa bir gün kaybetmeyecek misin diye sorar herkes kendine ? ( Sormadan yaşamak, sorudan kaçmaktır yani ortada her zaman bu soru vardır ) Onu nasıl sevdiğini (seveceğini) düşündüğünde, "hayır benim sevgim böyle..." diye başlayan düşüncelerin; ileriki bir "bitti" tarihine ertelenir. Evlilik kendine söylediğin en büyük yalandır. Tamamen değişmişsinidir. "Gene de -Nedensiz Sevmeli-işte o zaman korkmazsın gelecekten. Beklersin çünkü aşık korkmadan bekler."

( En yakın arkadaşını kaybedebilirsin. ) O sana demiştir dinlememişsindir. Ya da sana hayat bir çığ gibi geldiğinde, o hayattan kaçar. Kaybedeceklerin, arkadaşlarından daha değerlidir. Arkadaşını kaybedersin.

( Kendini kaybedebilirsin. ) Düşünürsün, kıyaslarsın. Hayat seni benle, beni ve seni diğerleriyle kıyaslamayla geçer. Herkesten üstünümdür ! ve kimseden eksik olmak istemem. ( istemessin ) Kendimize söyleyemediklerimizle yaşarız. Çünkü onlar öykünmelerimizdir, hayallerimizdir. Seni sevdiğimi söyleyemem mesela; çünkü senle yaşarım.Bu yüzden kendimi kaybederim, zorunluyumdur.

Herkesin anlamayacağı şeyler yazmaya özenirim. Sadece belki de senin okumanı isterim. ( özel bi isme değil bu sen olan, okuyan arkadaşım olandır o ) Şu anda bu yazıda beni anlamanı isterim. Çözülmek istenenimdir.

( şu anda sigur ros - popplagid dinliyor olmam etken midir yazdıklarıma ? )

Her şeyimi kaybedebilirim. Kayıp bir değere işaret eder. Kazanmak şekle girmek, değişmektir. Sana o kadar çok değer verdim ki beni değiştirdin ? O yüzden kaybediyoryum seni. Bunu anlamanı beklemiyorum! Çünkü ben yalancıyım...

26 Ocak 2009 Pazartesi

Bir özel okulu; İstanbul Kültür Üniversitesi'ne dönüştürmek...

Finallerim var-mış-! Üniversiteyi, üniversiteli olmayı yaşamam lazım artık. Proje, sunum, taslak, brief, tez, bitirme, vize, rapor vs… Bunları konuşabiliyorum, hepsini gerçekleştiriyorum. Nerede mi ? Starbucks’ın karşısındaki yürüyen merdivenlerden yukarıya çıktığında otel odası mimarisi ile size para sıcaklığında bir ortam sunan sınıflarımızda. Pardon dersliklerimizde. Hatta otel odası gibi numaraları var. D-138, D-139. Kim bilir; belki de biz sınıftayken sınıfın kapısına asistanlar lütfen rahatsız etmeyin kartları asıyorlardır. İyi de beni zorla getirmediler ki buraya! Gene de buradan mezun olduğunu bir düşün. İş hayatında soracaklar sana hangi okul diye ? Çocukların senin hakkında bu okuldan bahsedecek. Bir üniversite hayatım oldu diyeceksin. Ne okudun, ne gördün, neler yaptın ?

Bir özel okulu her tarafından yakalayıp yerin dibine sokabilirsin. Kimle konuşsan bu okuldaki hiç kimse diye başlayan laflar duyarsın. O zaman kim bu kimseler ? Plastik söylemlerin dışında, büyümeyi de öğrendiğimiz yıllar içerisinde, kendine kalıcı anılar bırakmalısın. 2009-01-26 ‘da ben okulda kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptım. Bunu insanlara bir ukalalık havasıyla değil, üniversitesiz üniversiteme bir anlam katmak için yaptım demelisin. Öyle bir aşık olmalısın ki, tüm sevgililerin onu kabullenmeli. O kadar başarılı olmalısın ki, senden sonra gelen herkes seni sormalı. Her ne ise o, beraber zamanı durdurabileceğiniz insanları bulmalısın. Benim için bir şarkıdır, şarkılar için düşünmek. Saati 20 ytl lik stüdyolar da bile olsa.

İşte şimdi bir üniversite burası. Çünkü ona bu hakkı ben verdim. Yürüyen merdivenleri değil.

25 Ocak 2009 Pazar

imgeliğin sürgünü


Çoğu yazar, şair, müzisyen bir çok kez İstanbul’u terk etti. Hiçbir terk edilişi anlayamazdım. Herkesin İstanbul’u kendine. Başıma da gelmesi gerekmiyordu anlamam için. Şu yazının sonunda, kapatıp bilgisayarı çıkıp gidebilirim. –hiçbir yere gidemem- Tüm bu laflarım, aynen her yerde okuduğumuz ve söylediğimiz gibi sadece birer gösterge. – Neyin göstergesi ?- İntihar ediyorum bak ! benimle artık sonunda ilgilen diye. İntiharın bu ucuzluğundadır İstanbul’u terk ediyorum demek. Yanlış anlaşılmasın bu İstanbul’a özgü bir şey değil. Bana özgü.

( İstanbul’dan gitmek. )

"Unutmak için ikinci bir sebep" (kaan özcan) :

Hatırlamak bir küfürdür. Seni hatırlamıyorum. Hiçbir zaman benden ayrılmadın ki. Hatırlamak, unutmak için bir neden ise Dali’ce. Hiçbir zaman unutmadığım biz’e öykünüyorum. Yazılar öykünür sadece gerçeğe. Terk edeceğiniz bir şehre öykünemezsiniz, o şehri bırakabilme cesareti veya zorunluluğu varsa eğer gece uykuya dalmadan önce hayallerinizde; işte bununla övünürüsünüz. Çünkü o cesaretin içinde arkadaşlar, eski sevgililer ve anılar vardır. Hiçbir düşünce, bu kelimeler kadar samimi olamaz. Çünkü örnekler bir bedene işaret eder.


( Bir şarkı açmak senin (sevdiğinin) şerefine. )

Ya terk edilen taraftaysan ? Terk edilmen için önce sana ait olması gerekmez mi ? Hiçbir zaman senin olmayacak bir aşkı sahiplendiğini düşün, bir yoksunluk süreci. Yokluğun beni nasıl terk edecek ? Yokluğun biz umuduysa bir gün, diye sorduğumda ? Aslında bunun bir soru olmadığını sürgün ediyorsun benden.

( Zaman benim yanımdayken nasıl geçtiğini anlamadığında durdu. )

Şimdi onu düşün ve tüm sevdiğin şarkılardan bir içki hazırla. Bu "kaybolmak için ikinci bir sebep"(kaan özcan) :

24 Ocak 2009 Cumartesi

Bu blog; yani ölümden sonraki hayat: yazmak...

Herhangi bir şey için yazmak ne olursa olsun, kendimden dışarı çıkardığım bir tür kalıntı. Düşüncelerin kalıplarında, bu yazıyı okuyan senin dualarında bir insan tanıma ritüeli. -kimi ? kim olmamı istiyorsan -Hayır bir üstünlük veya farklılık kusmak değil amacım kimseye. Bu bir cenaze. Mitler dolu hafızamdan, hayatın anlamı. Hayır bunlar bir felsefi düşünce yazısı değil. Sadece yazmanın yalnızlığını paylaşmak. Yazı da bir aşık gibi bekler. Senin okumanı. Ona bu bekleyişi ben sunuyorum. Yazıyı günahkar kılıyorum. Beni öldürdüğü için. Aynı insanın, tanrıya yaptığı gibi. Yazının sana verdiği o bencil erki kullan. Ondan geldiğim kelimeleri üzerime sra sıra eleştirilerinle at. Kelimeler toprağında ruhumu yazıda kaybedeyim. Yazmanın hiçbir şeysizleştirdiği, size sadece yazanın hayatını anlattığı ve kendini o hayattan soyutladığı yer. Burası !

Ölümden sonra ki hayat ta: müzik, aşk, reklam kutsal üçlmesi ve sonrasındakiler

( blogun blog için, insanın insan için anlamı )

Eğer müzik üzerine ise bu söylem:
Sevdiği bir şarkıyı dinlerken hayal kuran herkes, hayal kurduğu o an zamanın saatdakikalı düzenine protest bir kırılma getiriyor. Aynı benim gibi. "bilmezdim şarkıların bu kadar güzel..." Çünkü "bir derdim var", o yüzden müzik beni anlıyor. Aynı okunmayı bekleyen kelimeler gibi, müzik de senin yalnızlığını paylaşmak için hep orada olacak.

( yazının anlamı )

Eğer aşk üzerine ise bu söylem: "Werther, Charlotte'un portresini yapamaz. ( werther aşıktır, charlotte aşık olunan) ancak siluetini çizebilir, kendisini de işte bu siluet tutsak etmiştir." Çünkü aşık olunan kişi sadece imgede karşılıklıdır. Ve aşık sadece bu imgeyi anlatabilir. Benim size kendimi, yazıda, yani yaşamımdan sonrakini anlatmam gibi. Çünkü düşündüğümün kanıtı bu yazılar ise, o zaman ölüm yoktur, ölüm şu an sadece yazıda vardır. Çünkü onu ben kendimden çıkarttım. Ancak nasıl ? diye sorduğunuzda ki haklısınız. "bir şey üzerine yazmak onu geçersiz kılmaktır., sonucu ancak neye yarar?"

Sonuçsuz aşk için yazmak, peki neden ?
"Öteki (aşık olunan kişi ) için yazmadığımı bilmek, yazacağım bu şeylerin hiçbir zaman beni sevdiğime sevdirtmeyeceğini bilmek, yazının hiçbir eksikliği karşılamadığını, hiçbir şeyi yüceltmediğin, tam da senin olmadığın yerde olduğunu bilmek - yazının başlangıcı budur. "

Eğer reklam üzerine ise bu söylem: ben en büyük yalancıyım...

aşık müzisyen bir yalancının blog'u tam da olması gerektiği gibi kafası karışık, odası gibi dağınık ve devrik.