28 Şubat 2009 Cumartesi

Mezar (blog) ziyareti

Soğuk; çok soğuk. Parmakların duvara değdiğinde acımaya başlıyor. Burnun kıpkırmızı. Gözlerin kısık. Üstünde en kalını, en sıcak tutanları var. İliklerinde hissediyorsun soğu; mantığın kendisini kullanıyor bir çözüm için, sıcak bir kaçış için.

Bazı sesler var. Birileri konuşuyor, birbirine değen zincir sesleri ve tiz çınlayan bir ses var sürekli. Sadece dikkat ettiğinde seni rahatsız ediyor. Kimin konuştuğunu anlayamıyorsun, aynı gece aynaya uzun uzun baktığında çıkan akıl dışıların (“cin” her neyse o vs… ) ne olduğunu bilmemen gibi. Bir korku var. Uykuya dalmadan önce yatağın soğunu hissediyorsun, bu irite seni rahatsız etmiyor.

Soğuk diye bağırasın geliyor. Ya da kısık sesle söylenmek gibi.

(Doğu yazdıklarıma gülüyor…)

Hiçbir kelime sana bunu yaşatmıyor. Etkilenmiyor yalnızlığın. Hareketlerin bir iz gibi kalıyor bu soğukta. Bir şarkının notaları sanki. Bir >gizem<>

Donuyorum artık, düşüncelerim yazılarda donuyor. Kangren olmuş parmaklarım yazamıyor.

Kesilsin, koparılsın vücudumdan. Onlar ki bana verilen kelimelerle seni sorguladı.

(Bu blog ölümden sonraki hayat )

Çok soğuk:

Titriyorum…

Aynı ayrılıklarda olduğu gibi…

Son olarak bir mezar hayal et, soğuk; çok soğuk bir hava. Bir rüya gibi bu, mezara bakıyorsun tam göremiyorsun ama yanında bir kaç kişi daha var. Çok soğuk. Başını kaldırmaya gücün yok. Rahatsızsın burada olmaktan. Ellerin önünde birleşmiş. Mezar taşını göremiyorsun ama doğru yerdesin. Yanındakileri tanımıyorsun. Neden şimdi “buradasın” onu da bilmiyorsun. Çok soğuk toprak. Bu yazılar. Tenine batıyor okumak. Dua da edemiyorsan bana. Sadece okuyorsun. “yazdıklarımı”

(şu anda dinlemek istediğin şarkı )

(imge) sen, sen, sen, sen, sen, sen, s-en !

(interpasif-sebep) ...... ikinci bir sebep


19 Şubat 2009 Perşembe

Tüm Büşrasıyla Devam etti...

Otobüs çok kalabalıktı. Oturacak yer kalmamış, ayakta da bir sürü insan vardı. Genç erkek oturuyordu koridor tarafında. bacağını sakatlamıştı. Zor yürüyordu. Orta yaşlı kadın insanların arasından genç erkeğin koltuğunun yanına geldi. Dilsizdi. El işaretleri ile genç erkeği yer vermediği için azarlıyordu.

Genç erkek sakat olduğunu söyledi ama kadın devam etti. Bir sürü el işareti ve mimik yapıyordu. Ne demek istediğini anlayamaz hale geldim. Son durağa kadar azarladı orta yaşlı kadın. Otobüsten inince "bir insan dilsizken nasıl bu kadar çok konuşabilir" diye hayret etmiştim. Tek kelime etmeden gevezelik etmişti kadın ve gerçekten azarlamıştı genç erkeği.

Sessizliği yaratan da bozan da benim. İçimden konuşuyorum. Ama içimden konuşmama rağmen sessizlik olmuyor bazen. Bazen de konuşuyorum ama kimse duymuyor, çok önemli mi, hayır. "O" o kadar çok cümle söyletiyor ki bana. Belki de cümle kurmak içindi. Cümle kurdurması içindi. Ben bir gevezeyim. O kadın gibiyim. Her halim başka bir cümle.


"O" görsün, dinlesin diye değil. Kimse olmasa da etrafta, bir yolculukta, sınıfta, eve yürürken ya da uyumadan az önce, cümleler ard arda sıralanıyor. Ben her halimele bir gevezeyim. başkasıyla konuşurken bile aslında kendime anlatırım (fatma'ya). Bazen sesim ve bazen sessizliğim benim içim. İçimi kimse bilemez. ben de başkalarının, "o"nun içini.

"özgürlük, sınırlarının genişliğini bilmektir." diyordu bir filozof. İçim, dışım... içler, dışlar... "O" na söz söylemek kendimi dinlemekti, ona dokunmak kendi çepherime dokunmaktı aslında. "O" nun varlığını bu yüzden çok seviyordum, ona uzanıp dokunamamama rağmen.

Bir mimar gibi reklamcı ?

Büşra sessiz ki:

“Gerilim anlarını sevmiyorum aslında. Her türlü gerilim. Arada derde olma halinden bahsediyorum. Tam uzanırken birden boşluğa düşmekten bahsediyorum.İşte bu anlarda birden çıkıveriyor içimdeki çocuk ortaya. Aptal bir hayal kırıklığı yaşıyor. Aptal gibi uzandığı için. Özelikle de boşluğa düşerkenki o aptal yüz ifadesi sinir ediyor beni. Gerilim anlarında mantığım bir başka hal alıyor.

"ama neden?" Diyorum sessizce. O kadar sessiz söylüyorum ki kimse duymuyor. Uzandığım için mi yoksa boşluğa düştüğüm için mi üzülüyorum, bilemiyorum. "ama neden?" Diyorum sadece. İsyan ve çaresizliği aynı anda yaşıyorum. Bir yandan da biliyorum hayatın kendisinin bu olduğunu. Bir daha uzanacağım. Hep uzanacağım.”



------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yiğit susuyor ki :

Bir mimar olduğunuzu düşünün. Neyi kim için tasarlarsanız tasarlayın. İçinizi bir proje gibi “o’nun” yararına sunamazsınız. Sen içini tüm kalıplarından sıyrılarak, sevdiğin kişiye onu sımsıkı korumak için döksen bile. Sevdiğin kişi bunu anladığı anda; aslında anladığı şey senin dışındır. Çünkü içini kimse bilemez. Bir mimar olsan bile. Bu çıkmaz sokak sunuları, geri dönen anlayışsızlıklar. Ya da senin bile kendinle barışık olamadığın beklentilerin, sonsuz bir gerilimin varlığını yazılarına yansıtır. Bu yazılar ruhunun çıkardığı sihillerdir. En kötüsü ise bunlardan kurtulmak için, içini yakamazsın. Ruhunu bu gerilimi oluşturan o kişi esir almıştır.

[ esir alan “o” değil; senin kafanda yarattığın “o” modelidir aslında ]

Gözle görülemeyecek sessizlikler vardır. Bazıları zehirlidir, bazıları parazit bir şekilde yaşar. Zehirli sessizlikte söylenen sözler; o kadar özeldir ki. Kişiyi o an öldürebilir. Bu ölümler o kadar hızlıdır ki, ölümü bile tadamazsın. Parazit sessizlikler; söyleyemediklerindir! Onlarla yaşarsın. Bu sessizliker seni insan kılar. Hem de en kusurlusundan. Bu kusurlarınla bir kabul ararsın. Herhangi bir kabul. İşte bu sensin, seni kabul ediyorum ? Edilmesem de susucam. Bu hayatımın sessizliği kimse duymuyor. Yazılanları içinden okuyan sesini dinle, aklına gelenleri düşün. Devam ediyoruz ?

13 Şubat 2009 Cuma

Bencede evet evet hiçbir yazıya gerek yok !




Herkes kuru tutar der. Herkes söyledi bunu. Bezlerin en önemli özelliği bu değil mi ? Başka ne söyleyeceksin zaten ?

Ama işte Huggies öyle bir söylüyor ki bunu, bana şunu söylemek düşüyor :

Sadece imreniyorum !

Ben sana demiştim !





Biz bir hastaheneyiz ve hedef kitlemiz anne ve babalar. Çocuklara laf geçirmek zordur. Pardon imkansız. Siz onlara gerekli olanı söylersiniz onlar gereksiz olanı yaparlar. İnsan her şeyin ölçüsüdür, çocuklar ölçüsüzlük.

Maviler çocukarın yaptıkları, yeşiller ailenin söyledikleriymiş. Daha önce böyle bir yaklaşım görmüştüm ama açıkcası söylenenler ile yapılanlar arasındaki dengesizliği biz çözeriz yaklaşımı ile. Bu iş hoşuma gitti. Umarım sizin de hoşunuza gitmiştir.

Reklamcılığı sevdiğim zamanlar:


  • Reklamın sevdiğim tarafı: cin fikir, a-ha efekti, appeal, big idea, yaratıcı fikir vs...

Yaratıcı fikir budur dedirten bir iş. Bir porselen vazoyu anlat deseler nasıl anlatırdın ? -Güzelliğini, 300 yıllık geçmişini - Alt tarafı porselen vazo ! Basit, yaratıcı ve kesinlikle doğru. Havai fişeklerden çiçekler. Düşünmesi bile heyecanlı.

Zor olan büyük markalar ve geniş kategoriler için yapılan çalışmalar değil tam tersi bilinmeyen ve söyleyebileceğin çok şeyin olmadığı markalar için yarattığın güzel fikirlerdir.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Kayıp

Kaybedecek bir şeylerin olması seni değiştirir.

( Mesela aileni kaybedebilirsin.) Ne yazık ki beni seven bir ailem var. Seni bilmiyorum ama beni seven ailemden nefret ediyorum. Bir düşün ne yaparsan yap seni sevecekler. Obsesif bir çocukluğum onlar için. Beni sevmelerinden nefret ediyorum.


( Sevgilini kaybedebilirsin. ) Nasıl olsa bir gün kaybetmeyecek misin diye sorar herkes kendine ? ( Sormadan yaşamak, sorudan kaçmaktır yani ortada her zaman bu soru vardır ) Onu nasıl sevdiğini (seveceğini) düşündüğünde, "hayır benim sevgim böyle..." diye başlayan düşüncelerin; ileriki bir "bitti" tarihine ertelenir. Evlilik kendine söylediğin en büyük yalandır. Tamamen değişmişsinidir. "Gene de -Nedensiz Sevmeli-işte o zaman korkmazsın gelecekten. Beklersin çünkü aşık korkmadan bekler."

( En yakın arkadaşını kaybedebilirsin. ) O sana demiştir dinlememişsindir. Ya da sana hayat bir çığ gibi geldiğinde, o hayattan kaçar. Kaybedeceklerin, arkadaşlarından daha değerlidir. Arkadaşını kaybedersin.

( Kendini kaybedebilirsin. ) Düşünürsün, kıyaslarsın. Hayat seni benle, beni ve seni diğerleriyle kıyaslamayla geçer. Herkesten üstünümdür ! ve kimseden eksik olmak istemem. ( istemessin ) Kendimize söyleyemediklerimizle yaşarız. Çünkü onlar öykünmelerimizdir, hayallerimizdir. Seni sevdiğimi söyleyemem mesela; çünkü senle yaşarım.Bu yüzden kendimi kaybederim, zorunluyumdur.

Herkesin anlamayacağı şeyler yazmaya özenirim. Sadece belki de senin okumanı isterim. ( özel bi isme değil bu sen olan, okuyan arkadaşım olandır o ) Şu anda bu yazıda beni anlamanı isterim. Çözülmek istenenimdir.

( şu anda sigur ros - popplagid dinliyor olmam etken midir yazdıklarıma ? )

Her şeyimi kaybedebilirim. Kayıp bir değere işaret eder. Kazanmak şekle girmek, değişmektir. Sana o kadar çok değer verdim ki beni değiştirdin ? O yüzden kaybediyoryum seni. Bunu anlamanı beklemiyorum! Çünkü ben yalancıyım...